17 Eylül 2014 Çarşamba

Neredeyse 3 ay önce yaptığımız seyahati yazmaya ancak koyulabiliyorum; biraz tembellikten, biraz da yoğunluktan. Yine de sanırım üzerinden biraz zaman geçtikten sonra yazmak hatırlamak için de güzel bir yol.

Öncelikle söylemeliyim ki İtalya beni yine hayal kırıklığına uğratmadı, yine bir kez olsun oflatmadı; havasında, suyunda ve dolayısıyla insanında yolunda giden bir şeyler olduğundan artık eminim. Ufak tefek aksaklıklar olsa da, bu aksaklıklar büyümeden çözülüyor, işler yoluna giriveriyor bir şekilde... Seviyorum, sevmemek için neden de bulamıyorum.

Seyahatimizin ilk günü uzun bir yolculuktan ibaretti; dile kolay, gün içinde Ankara-İstanbul-Bologna-Floransa'da bulunmuşluğumuz oldu. Uçağımız Bologna'ya indiğinde biletlerini almış olduğumuz Floransa treninin kalkmasına 2 saat kadar süre vardı ama shuttle taksiye kıyasla daha uzun sürede gideceği için risk almak istemedik, doğru da bir karar almışız; shuttle'a kişi başı 6 euro vermek yerine taksiye 16 euro verdik, sadece 10 dakika kadar bir sürede Bologna Centrale'ye varmıştık.

İtalya'daki ilk kahvemizi böylece trenimizi beklerken, garın karşısındaki kemer altı kafelerden birinde içtik; hem Bologna'nın çok sevdiğimiz kemerleriyle, hem de seyahatimizin dönüş aşamasında 2 gece kalacağımız ve de tam da garın karşısında duran Mercure Bologna Centrale ile tanışmış olduk.

Uzun seyahatimizin tek aksaklığını, bahsetmiş olduğum gibi ucuz atlatsak da Floransa trenimizi beklerken yaşadık; trenin biniş peronunu son dakikalarda değiştirmek gibi bir çılgınlık yaptılar. İşte seyahatte yanınızda bir kontrol sevdalısı taşımanın faydalarını bu tür durumlarda görebiliyorsunuz :)
Ben yine de sizleri bu tür aksaklıkların yaşanabileceği konusunda uyarıyorum, gözünüzü açık tutmanızda fayda var.

FLORANSA

Yaklaşık 50 dakika sonra Firenze Santa Maria Novella'da inmiş, 5 dakika uzaklıktaki evimizi bulmak üzere bavullarımızı Floransa'nın özlediğim arnavut kaldırımlarında sürüklüyorduk. Trene bindiğimde mesaj attığım ev sahibi Marta bizi kapıda yüzünde kocaman bir gülümsemeyle bekliyordu! Bizleri bir kucaklamadığı kalan ev sahibimiz bavullarımızı da kucaklamaya kalktı üstelik! Dünya tatlısı kadın bizlere harika hoşgeldin kurabiyeleri bile bırakmıştı. Evimiz, ah evimiz! Orada uzunca bir süre yaşayabilirdik, ihtiyaç duyduğumuz her şeye sahiptik... Zaten Mercato Centrale'nin, yani Floransa'nın en büyük kapalı pazarının hemen yanı başındaydık, her tarafımız restoran, manav, şarküteriyle çevriliydi! Mercato Centrale de uğranması gereken yerlerden biri, özellikle şarküteri meraklıları için! Toscana mutfağında ne varsa malzemelerini burada bulabilirsiniz; peynir, mantar, zeytinyağı, meyve-sebze ve et ürünleri. Ama öğleden önce gitmenizde fayda var, yanlış hatırlamıyorsam birçok satıcı öğle saatlerinden sonra tezgahını topluyor.

Floransa'da ilk yemeğimizi Eataly'de yedik; çok açtık ve kapısından girdiğimiz o an serap bulmuş bedeviler gibi sevindik resmen! Oldukça güzel bir yemeği uygun bir fiyata mideye indirdik; seçimimiz elbette pizza oldu, bir de ahhh bruschetta yemesem çatlardım o akşam ve her akşam... Zeytinyağı, domates, fesleğen; bu kadar basit ama bir o kadar da lezzetli. Domatesleri bir acaip güzel oluyor İtalya'nın, şimdi bizim buzdolabındaki domatesle uzaktan akraba bile olmayabilirler.

Floransa'da gezilip görülecek pek çok yer var; fakat şehrin merkezi zaten tam anlamıyla bir açık hava müzesi -zaten birkaç günün sonunda "Floransa Sendromu" olarak da adlandırılan sanat zehirlenmesini yaşadığınızı içten içe fark edeceksiniz. Sadece arka sokaklarında dolaşmak bile insanı alıp gerçekten de başka bir zamana götürüyor. Her zaman söylüyoruz, artık basmakalıp fakat tarihlerini koruma biçimlerine ne kadar hayran olsak ve halimize ne kadar üzülsek az... Şehirleşmenin en çirkin yüzünü gördüğümüz şehirlerimiz oralarda aklıma geldikçe üzüntü duymadan edemiyorum, kıskanıyorum yapılarına olan saygılarını ve bu saygıyı gerektiren estetik yaratıyı.

Ben bu sefer klasik Palazzo Vecchio, Ponte Vecchio, Piazzale Michelangelo, Accademia, Palazzo Pitti turuna ek olarak geçen sefer görememiş olduğum Uffizi'ye gidebilme fırsatı buldum; yaz sezonunda önünde genelde 2 saat bekleme süreli sıralar oluştuğunu bilmemize rağmen hangi gün gidebileceğimizi kestiremediğimiz için rezervasyon yaptırmamıştık, Dolayısıyla bir sabah kendimizce erken bir saat olan 10'da dev bir sırayla karşılaşma korkusuyla müzenin avlusuna vardık. Ne mucizeyse, en kalabalık sezonda bir dakika bile beklemeden kendimizi içeride bulduk! Yine de bizim kadar cesur olmayıp, ek ücrete rağmen rezervasyonu yapmakta fayda var, en azından yaz sezonu için.

Avrupa'nın en eski ve en çok ziyaret edilen müzelerinden biri olan Uffizi'nin çatısında barındırdığı koleksiyonu tarif edebilecek kelime yok. İnşasına Medici'lerin döneminde, 1560 yılında başlanan Palazzo degli Uffizi aslen Floransa devlet işlerinin yönetildiği ofisleri barındıran bir saraymış, O dönemde de içi zamanının en değerli sanat eserleriyle donatılmış bir yapıymış. Öyle ki, Mediciler saray olarak Palazzo Pitti'yi kullanmaya başladıkları için hanedan üyelerinin Palazzo Pitti'den Palazzo degli Uffizi'ye giderken halka karışmaları gerekmesin diye bu iki yapıyı Ponte Vecchio üzerinden birbirine bağlayan Vasari Koridoru adlı geçit yapılmış. Bu yolculuğun keyifli olması amacıyla da koridor sanat eserleriyle donatılmış. (Vasari Koridoru günümüzde ziyarete açık; fakat sadece önceden bildirilen sınırlı ziyaret tarihleri için alınan randevularla.) Palazzo degli Uffizi, Medici Hanedanı'nın hükümdarlığını kaybetmesiyle beraber içinde barındırdığı sanat eserlerinin sergilendiği bir müze haline getirilmiş ve zamanla bugünkü halini almış. Bizler sanatı seven, ondan az çok birşeyler anlamaya çalışan insanlar olarak müzede yaklaşık üç buçuj saatimizi geçirdik; ben bu zamanın büyük çoğunluğunu Boticelli'nin başyapıtlarının bulunduğu salonda geçirmiş olabilirim, özellikle Boticelli'nin "La nascita di Venere"sinin, yani Venüs'ün Doğuşu'nun önünde. Beynime kazımak istedim sadece o anı... Yine de söylemeliyim ki müzede nedenini bilmediğim bir ışık sıkıntısı vardı -ışığın zamanla zarar verdiğini biliyorum fakat ziyaret ettiğim Louvre gibi müzelerde böyle bir durum söz konusu değildi-, ayrıca bana garip gelen farklı bir durum da önemli eserlerin bazılarının salonlarda değil de, koridorların iki yanında, ziyaretçilerin göremeyeceği yüksekliklerde sergileniyor olmasıydı. "Bizde sanat o kadar çok ki, koyacak yer bulamadık" gibi bir yaklaşım vardı sanki, biraz komiğime gitmedi değil. Ah bir de turistlerin sanat kıtlığından çıkmışcasına eserlerin içine girme eğilimleri yok mu... Nispeten sakin bir saat olmasına rağmen önlerindeki turist kafileleri yüzünden içimize sinerek, tam anlamıyla "bakamadığımız" bir sürü eser oldu. Ancak bu kadar oluyormuş...

Müzeden çıktığımızda Floransa'ya atfedilen sanat zehirlenmesinin akut versiyonunu birebir yaşıyorduk; çıkışta bir kaldırıma çöküp bir süre kendimize gelemediğimiz doğrudur. Üstelik müzenin Palazzo Vecchio'nun kulesine bakan teras kafesinde mola vermiş olmamıza rağmen- tavsiye etmiyorum, Floransa'da içtiğim en kötü ve en pahalı kahveydi; fotoğraf molası verebilirsiniz ama!


O sıralarda açlık da hat safhada olur ya... Öğlen yemeği seçimimizde doğaçlama yapmaya karar vermiştik. Açlıktan karar veremeye veremeye yürürken -yani birbirimize diş bilememize beş kala-  kendimizi Via delle Terme'deki Capaccino adlı aile restoranının önünde bulduk. Lazanya ve kendi beyaz şaraplarını sipariş verdik; servis, yemekler, şarap... Öğlen yemeği için mükemmel bir seçim yapmışız meğer; tavsiye ederim. Hatta İtalya'da yediğimiz en güzel lazanyayı burada yedik diyebilirim, bizim damak tadımıza hitap ediyordu.





Floransa'da denemenizi tavsiye edeceğim diğer bir restoran -daha doğrusu trattoria- ise Trattoria ZaZa. Ben gitmeden önce ZaZa ile ilgili güzel yorumlar okumuş ve akşam yemeği için rezervasyon yaptırmıştım. Mercato'nun hemen arka çaprazinda bulunan ZaZa'nin "bistecca fiorentina"sı, yani bifteğinin çok iyi olduğunu okumuştum birçok yerde, biz de hiç sorgulamadan orta derecede pişmiş bir bistecca istedik ana yemek olarak... Floransa'ya gitmişken bistecca fiorentina yemenizi de, bunu ZaZa'da yapmanızı da tavsiye ederim! Ben etimi çok iyi pişmiş sevmeme rağmen biraz kanlı gelen eti çok ama çok beğendim. İki kişi o koskocaman eti nasıl yedik, onu sormayın!



Şimdi asıl can alıcı kısma geliyorum; kendimi bir tiramisu uğruna kaybediyordum neredeyse. Tanrım o da neydi öyle! Betimlemek istiyorum ama aklıma sadece "devine" kelimesi geliyor, türkçeye çevirince aynı etkiyi bırakmıyor bence ama tanrısal mıydı? Evet, benim hayatımda yediğim en güzel tatlılardandı. Ben hiç yetinir miyim? Çıkarken ertesi günkü öğlen yemeğimiz için de rezervasyon yaptırdık, bir kere daha yemeden gidersem gözüm arkada kalacak sandım. Boşunaymış, gözüm hala arkada. Yalnız belirtmem gerekir ki ikinci gidişimizde yediğimiz tagliatelle çok güzel değildi, en azından önceki akşamın yemeğinden sonra. Vino di casa, yani kendi şarapları ise gayet hoştu.



Son olarak size Floransa'da yapmanız gerekenlerin dışında bir de zamanınız kısıtlıysa yapmamanız gereken bir şeyden bahsetmek istiyorum; siz siz olun -tekrar belirtiyorum, sadece birkaç günlüğüne gittiyseniz Floransa'ya- Boboli Bahçeleri'ne gitmeyin, bilhassa çok sıcak havalarda! Her seyahatte bir pişmanlık olur ya, Boboli de bizim pişmanlığımız oldu. Geçen gidişimde yapamadıklarımdan biri olarak içimde kalmıştı, tutturdum Boboli diye, yazık ettim kişi başı 15 euroya. Sarayın için avlusundan bahçeye geçtiğimizde büyük bir hayal kırıklığına uğradık, ne bekliyorsak? Bahçeydi, ama bir Luxembourg Bahçesi değildi mesela. Zaten nereye gittiğini bilmediğimiz dimdik yokuşun yarısında arkadaşım pes etti, Ben de sıcaktan "herhalde güneşe ulaşacağım" diye düşünüyordum açıkçası; bu manzaraya ulaştım.



Evet, bahçenin içerisinde çok güzel heykeller vardı, evet peyzaj harikaydı ve görülmeye değerdi ama o güneşin alnı ve o yoğunluğun üzerine değil. Daha da yukarı giden ve sağa-sola ayrılan yoldan devam etmeyi gözüm yemedi, parkın devasalığı gözümü korkuttu açıkçası ve buraya kadarmış dedim. Dolayısıyla, vaktiniz varsa, yürümeye, biraz yokuş çıkmaya hazırsanız ve gün boyu arnavut
kaldırımları arşınlamaktan şişmiş, normal bir günde olsa tanımayacağınız bir çift ayağınız yoksa buyurun, keyfini çıkarın benim yerime de.

VENEDİK

Floransa'dan hızlı trenle Venedik'e ulaşmak ortalama iki saatimizi aldı. Bu şehire yaptığım ilk seyahat çok keyifli geçmişti; fakat aklımda kalan diğer bir önemli unsur da ne kadar çok yorulduğumdu. Şehir içinde dolaşmanın tek yolu vaporettolar olduğu için genelde tabana kuvvet diyorsunuz büyüleyici sokaklarda yürümenin ritmine de kapılıp. Tabii vaporetto biletlerinin 7 Euro olmasının da bu seçimde bir payı olmuyor değil! Zaten yürümek lazım, kaybolmadan kaybolmak lazım bu şehrin tadını çıkarmak için; fakat otele geri dönüşün işkenceye dönmesine izin vermeyin.

Elbette elimizdeki bavullarla otelimize gidemeyeceğimiz için oradan 1 numaralı hattaki vaporettoya bindik. Unutmayın ki, Venedik hiç bavul dostu bir şehir değil; o minik romantik köprücükler kendiliklerinden orada durmuyorlar :) Dolayısıyla oteliniz bir durak uzaklıktaysa bile gücünüzü o merdivenlerden bavul taşıyarak harcamamanızı öneririm. Tekerlekli bavulum var diye de pek sevinmeyin derim; turistlere Venedik'te tekerlekli bavul yasağı geliyor! Evet, başta kulağa ilginç gelen bir yasa olsa da, ortalama 20 milyon ziyaretçinin bavullarıyla çıkardıkları sesi düşününce o kadar da haksız sayılmadıklarını söyleyebiliriz. Şakaları yok, 100 ile 500 Euro arasında bir ceza biçmişler bu suça :) Mayıs 2015'ten sonra gideceklere benden bir uyarı! Dönelim vaporettomuza... Kaldığımız diğer otellerle karşılaştırılınca bize bir servete mal olan ve sadece bir gece kalacağımız otelimiz Castello ile San Polo'nun kesişimide kalıyordu, her yere yürüme mesafesindeydi ama çevresi de oldukça sakindi. (Venedikliler haklı, arada sırada tek duyduğumuz ses bavul tekerleği sesiydi.) Venedik'le ilgili çok sık duyulan "Dönüşte otelimizi bulamadık" temalı hikayeyi yaşamak istemiyorsanız, yol üzerindeki birkaç ana noktanın, sokak ve meydan adının fotoğrafını çekmeniz size yardımcı olacaktır.

Herkesin gezi anlayışı farklı; benim anlayışıma göre Venedik gibi bir şehire 2 günlüğüne gitmişken beni kimse müzeye sokamaz! Harika galeriler, müzeler var elbette; fakat zamanı olana. Venedik'in başlıca cezbediciliği zaten kanallarında, havasında, dar sokaklarında kaybolmalarda. Dolayısıyla kendimizi Castello'dan aşağı -tam anlamıyla- bıraktık! Zaten otuz adımda bir karşınıza San Marco veya Rialto yönünü gösteren tabelalar çıkacağı için sakin olmanızda, kaybolmanın keyfine varmanızda fayda var. Bir önceki Venedik ziyaretimde bilerek elimizdeki haritaya bile bakmadan, "Ben bu sokağı bir yerden tanır gibiyim." nidaları eşliğinde saatlerce belki de kuyruğumuzu kovalayarak dolaştığımızı hatırlıyorum. Kendimi kuşlar kadar özgür hissetmiştim o gün...

Ne ilginçtir ki, Venedik kendinisine verilen Serenissima lakabını her gün sırtında taşıdığı onca turiste rağmen hak ediyor! San Marco Meydanı bile, yüzünüzü karşı kıyıya çevirdiğiniz anda sanki şehir sizin oluyor. Ben bu şehrin sokaklarında huzuru buluyorum, kalabalığını görmüyorum, duymuyorum, Keşke fotoğraflar için de aynısını söyleyebilsem :)  Yine de bazen o duyguyu yakalamak mümkün oluyor. 


















23 Mayıs 2014 Cuma

Başlamak için güzel bir yer; İtalya


Haziran ayında yapacağımız İtalya seyahati için o kadar çok gezi yazısı okudum ki, sonunda kendime sormak zorunda kaldım; "Neden kaleme almıyorum seyahatlerimi?". Yazıdan ne kadar uzaklaştığımı da göz önünde bulundurunca, harika bir fikir gibi göründü gözüme. Bazen günler, aylar geçince fark ediyorum ki kağıda tek düşüncemi bile dökmemişim. Dolayısıyla, işe koyuluyorum. Ucunu bırakırsam mouse'um kırılsın. 

Önümdeki ilk durak İtalya. Daha önceden de bulunduğum ve açıklanması zor olmayan bir şekilde aşığı olduğum bu ülkeye bu sefer farklı şartlar altında uğrayacağım. İlk gidişim unutulmazdı, en yakın arkadaşlarımla dil okulu bahanesiyle bir ayımızı İtalya'da geçirmiştik, hem de bir defa bile "of" çekmeden, "öforik" bir duygu içerisinde, ilk günden son güne kadar büyülenmiş bir halde... Daha önce birçok yurtdışı seyahati yapmış olmama rağmen, İtalya bende apayrı bir etki yaratmıştı. Yanımda en yakınlarımın oluşundan mıydı, benim o dönemki tasasızlığımdan mıydı veya tamamen tesadüfi miydi, bilinmez.. Şuan nedenini tam olarak kestiremesem de, o ayı hayatımın en güzel ayı olarak hatırlıyorum. Şimdi umudum yine yıldızların o zaman nasıl yaptılarsa yine aynı hizaya girmeleri.

2 hafta sonra yola çıkıyorum, bu sefer farklı; aradan 5 yıl geçti, hayat o kadar da tasasız değil ve hayatımda, yanımda sevgilim var, daha nice seyahati onunla birlikte yapacağım da yüksek muhtemel. O beraber seyahat etmek için yanıp tutuşulası türde biri, inanılmaz uyumlu, uzlaşılabilir, gözünün gördüğünün ve anın değerini bilen biri. Onunla kaldırım üzerine sandalyelerini atmış bir kafeye oturup sokakta olup biteni izleyerek kahve içmek gibi basit bir olay bile başlı başına keyif. Tek eksiği beyninde çok işlevsel bir yön çipinin olmayışı, neyse ki Tanrı insanları bir araya getirirken tamamlayıcılık unsurunu da göz önünde bulunduruyor :) 

Uzun uğraşlar ve araştırmalar sonunda planımızı ortaya çıkardık, kalacağımız yerleri nihai olarak belirledik, tren biletlerimizi aldık. Tabii hiçbir şeyin fiyatı benim hatırladığım gibi değil; bunda Euro'nun Temmuz 2008'de 1.9397 olup, şuan -hem de çokça düşmüş haliyle- 2.8434 olmasının da payı var. Son zamanlarda ülkede olaysız bir gün geçmediğini de düşünürsek, biz gidene kadar yine coşacağı şüphesiz...

Geçen sefer Floransa'da kalıp, haftasonlarını ve okulu ekebildiğimiz günleri değerlendirerek Venedik, Roma, Milano, Siena, Lucca, Como ve Torino'yu görebilmiştik. Bu gidişimde ise Milano yerine Pegasus ile Bologna'ya inip, doğrudan Floransa'ya geçeceğiz. Güzel mi güzel bir evde kalacağız 3 gün. Utanç verici ama Floransa'ya dair en büyük planım, geçen sefer önündeki kuyruğu görüp erteleye erteleye gidemediğim Uffizi'ye gitmek. Hiçbir şekilde kaçış yok, rezervasyonlar yapıldı. 

Floransa'dan Venedik'e geçiyoruz. İlk gidişimizde anlık bir kararla yola çıkmış, rezervasyon yapacak fırsatımız olmadığından da arkadaşlarımızdan birinin önceden kalmış olduğu bir hostelde kalmak gibi bir hataya düşmüştük. Zaten hijyen konularında aşırılara kaçmamakla beraber etrafımdakilere göre biraz daha hassas olduğum için o gece yattığım noktada mümkün olduğunca az yer kaplayıp, az hareket ederek uyumuş, Neyse ki sabah 6'da da hostelden çıkış yapmıştık Venedik'i turistsiz haliyle yaşayıp fotoğraflayabilmek için. Gerçekten de uykusuzluk ve yorgunluğa değmişti, kesinlikle tavsiye ederim. Gün içinde turistle kaynayan o sokaklarda görmenizin, farkına varmanızın mümkün olmadığı şeyleri görüyorsunuz sabah saatlerinde. Şimdi ikimizin de öyle gün boyunca vaporettolara binmeden şehri altüst edecek, sabahın 6'sında yollara düşecek enerjisi olmadığını düşününce iyi ki de yapmışım diyorum. Vaporetto demişken, evet, kaldığımız 2 gün boyunca vaporetto'ya ayak bile basmadık. Yürüdük yürüdük, durduk bir kanalda, bir çeşmenin yanında, sonra tekrar tabana kuvvet. Kaybola kaybola, kendi kuyruğumuzu kovalar gibi çember çizerek, defalarca "Aah, biz buradan geçmemiş miydik?!" cümlelerini kurarak gezmiştik Venedik'i. Meğer en mübah yol da buymuş, Venedik'te pek de ben neredeyim dememek lazımmış. Zaten her yol San Marco veya Rialto'ya çıkarmış nihayetinde.

Venedik'te kalacak yer bulmak ise gerçekten de sıkıntılı bir işmiş meğer. Hatta tatilimizi planlarken bizi en çok "hırpalayan" seçimin bu olduğunu da söyleyebilirim. Normal şartlarda yüzüne bakmayacağınız otellerin konaklama fiyatları gerçekten dudak uçuklatacak cinsten. Zaten -"Venedik tarzında" döşenmiş olmasına rağmen- çok da çekici görünmeyen bu ötellere bir de tripadvisor'dan bakınca insan bazen gözlerine inanamıyor. Biz gecelik 150 Euro'luk bir sınır ile başlayıp, sonunda neredeyse 300 Euro'luk bir otelde karar kıldık. Ve "Bi gece kalırız, o da yüzü suyu hürmetine. Bir daha sittin sene Venedik menedik yok." diyerek de o tartışmayı sonlandırdık. Yani kendimize bir kereye mahsus bir ödül vermiş olduk. Kalacağımız otelden dönüşte bahsedeceğim. Sanılmasın ki biz de aşırı bol keseden harcayan gezginleriz. Venedik bir istisna oldu, açık arttırmaya döndü bir nevi. Dua ediyorum ki acqua alta yaşanmasın, "alın size kanal" demesin kimseler yukarıdan.

Venedik ile ilgili tarihsel veya sanatsal hiçbir özel ziyaret planımız yok. Zaten sadece bir gün ve gece geçirip, ertesi sabah Bologna'ya geçeceğiz. Sokaklarını, havasını aklımıza kazıyıp döneceğiz işte... Fakat özellikle gitmeyi istediğim yerlerin başında "Libreria Acqua Alta" adlı kitapçı geliyor. Gittiğim yerlerdeki karakteristik özelliği olan kitapçıları ziyaret etmeyi fark etmeden adet edinmişim. Görülmesi gereken kitapçılar listesinde gördüğüm bu yere kesinlikle gitmeliyim, umarım kandırılmam daha cazip planlar tarafından. Bir de geçen gidişimde "höt höt arkadaşça binilmez bu gondola" diyerek es geçtiğimiz bu atraksiyonu gerçekleştirmezsek çatlarım, dolayısıyla İtalyanca dağarcığımdaki pazarlık jargonunu genişletmek farz oldu. Gerçi gondolcuların da bir federasyonu varmış, sabit bir ücret belirlemişler birkaç yıl önce ama seyahat sitelerinde spekülasyonlar dönüyor bu konuda. Sizlere yakında yerinden bildireceğim!