Floransa'dan hızlı trenle Venedik'e ulaşmak ortalama iki saatimizi aldı. Bu şehire yaptığım ilk seyahat çok keyifli geçmişti; fakat aklımda kalan diğer bir önemli unsur da ne kadar çok yorulduğumdu. Şehir içinde dolaşmanın tek yolu vaporettolar olduğu için genelde tabana kuvvet diyorsunuz büyüleyici sokaklarda yürümenin ritmine de kapılıp. Tabii vaporetto biletlerinin 7 Euro olmasının da bu seçimde bir payı olmuyor değil! Zaten yürümek lazım, kaybolmadan kaybolmak lazım bu şehrin tadını çıkarmak için; fakat otele geri dönüşün işkenceye dönmesine izin vermeyin.
Elbette elimizdeki bavullarla otelimize gidemeyeceğimiz için oradan 1 numaralı hattaki vaporettoya bindik. Unutmayın ki, Venedik hiç bavul dostu bir şehir değil; o minik romantik köprücükler kendiliklerinden orada durmuyorlar :) Dolayısıyla oteliniz bir durak uzaklıktaysa bile gücünüzü o merdivenlerden bavul taşıyarak harcamamanızı öneririm. Tekerlekli bavulum var diye de pek sevinmeyin derim; turistlere Venedik'te tekerlekli bavul yasağı geliyor! Evet, başta kulağa ilginç gelen bir yasa olsa da, ortalama 20 milyon ziyaretçinin bavullarıyla çıkardıkları sesi düşününce o kadar da haksız sayılmadıklarını söyleyebiliriz. Şakaları yok, 100 ile 500 Euro arasında bir ceza biçmişler bu suça :) Mayıs 2015'ten sonra gideceklere benden bir uyarı! Dönelim vaporettomuza... Kaldığımız diğer otellerle karşılaştırılınca bize bir servete mal olan ve sadece bir gece kalacağımız otelimiz Castello ile San Polo'nun kesişimide kalıyordu, her yere yürüme mesafesindeydi ama çevresi de oldukça sakindi. (Venedikliler haklı, arada sırada tek duyduğumuz ses bavul tekerleği sesiydi.) Venedik'le ilgili çok sık duyulan "Dönüşte otelimizi bulamadık" temalı hikayeyi yaşamak istemiyorsanız, yol üzerindeki birkaç ana noktanın, sokak ve meydan adının fotoğrafını çekmeniz size yardımcı olacaktır.
Herkesin gezi anlayışı farklı; benim anlayışıma göre Venedik gibi bir şehire 2 günlüğüne gitmişken beni kimse müzeye sokamaz! Harika galeriler, müzeler var elbette; fakat zamanı olana. Venedik'in başlıca cezbediciliği zaten kanallarında, havasında, dar sokaklarında kaybolmalarda. Dolayısıyla kendimizi Castello'dan aşağı -tam anlamıyla- bıraktık! Zaten otuz adımda bir karşınıza San Marco veya Rialto yönünü gösteren tabelalar çıkacağı için sakin olmanızda, kaybolmanın keyfine varmanızda fayda var. Bir önceki Venedik ziyaretimde bilerek elimizdeki haritaya bile bakmadan, "Ben bu sokağı bir yerden tanır gibiyim." nidaları eşliğinde saatlerce belki de kuyruğumuzu kovalayarak dolaştığımızı hatırlıyorum. Kendimi kuşlar kadar özgür hissetmiştim o gün...
Ne ilginçtir ki, Venedik kendinisine verilen Serenissima (en mutlu, huzurlu) lakabını her gün sırtında taşıdığı onca turiste rağmen hak ediyor! San Marco Meydanı'nda bile, yüzünüzü karşı kıyıya çevirdiğiniz anda sanki şehir sizin oluyor. Ben bu şehrin sokaklarında huzuru buluyorum, kalabalığını görmüyorum, duymuyorum, Keşke fotoğraflar için de aynısını söyleyebilsem :) Güzelim San Marco Meydanı'nda, Rialto'da pek çıkarmadım makineyi o yüzden. (Hey teknoloji! Sana sesleniyorum; fotoğraf makinelerine "turist yok sayma efekti" getirene kadar ilerledim deme! Şuan dahiyane bir fikre imza atmış olabilirim! Gelsin milyonlar!)
Rialto'da aşırı turiste reaksiyon olarak kendimizi gondolların dizilmiş olduğu kıyıya attığımız sırada bulutlar toplanmaya çoktan başlamıştı. Bu haksızlıktı! Gondola binmek istiyoruz ama fırtına koptu kopacak... Ertesi güne bırakmak da istemiyoruz, özellikle yanımda duran beyefendi bu konuda vahim ikilemlerde; tatlı bir Venedik gün batımını, gondolu ve cepte duran bir yüzüğü içeren önemli mi önemli bir plan söz konusu... Yarına bırakmamalı ama fırtınaya da kapılmamalı :) derken kendimizi -tamamen masum bir bakış açısıyla yaklaşarak belirtiyorum- İtalyan delikanlısı tabirine şıp diye uyan bir gondolierenin gondoluna adım atarken bulduk. Ponte dei Sospiri'nin altından geçmemizle beraber o kalabalık dünyadan çıktık, artık sessiz ve muhteşem bir gezinti. Kanallara bakan pencereleri izlemek bile güzeldi! İnsan düşünmeden edemiyor; kim oturuyor kuzum bu evde?! Gerçek kişilik mi? Nasıl bir dünyanız var efendim? Bize bir gününüzü nasıl geçirdiğinizi anlatabilir misiniz? O sessiz kanallarda yine o resmi bozmayacak sessizlikte ilerlerken içimden geçenler tamamen değil günlük yaşamda, aylık yıllık yaşamda içimden asla geçemeyecek duygulardı. Dünyada olumsuz ne varsa aklımıza gelebilecek, hepsinden kopmuştuk.
Her şey harika olsa da o büyülü anların geçici olduğunu, dakikalar sonra gerçeğe döneceğini bilmek bile üzücü; işte o kadar güzel! Tabii ki bunda o gezintiyi bizim için özel kılan nedenin de etkisi olabilir :) Zaten gezintinin büyük bir kısmında Venedik'ten ziyade ikimizin de çok heyecanlı olduğu apayrı bir alemdeydik, daha önce hiç yaşamadığımız duygularla yoğuruluyorduk. Gondolcu herhalde "Evet" kelimesinin ne anlama geldiğini çözmüştür ama o an için :)
Romantik çağrışımları geride bırakırsak, gondolcunun yaklaşan yağmurla birlikte hareketlenmeye başlayan denizde usta hareketlerle ilerleyişine, kanallardaki dar dönemeçlerde koskoca gondolu bir kere bile herhangi bir yere değdirmeden kullanışına hayran kaldık. Prada pabuçlarıyla binalardan güç alarak ne manevralar, ne manevralar...
Ne harikadır ki, alnımıza tek bir yağmur damlası bile düşmedi gondoldan inene kadar. Sonrasında yüzünü gösterdi elbette; Accademia için yürümeye başlamış olsak da birkaç dakika sonra Campo S. Cassian'da "Le Café" adlı bir kafeye sığınmıştık. Sakin bir meydanda bulunan bu kafede yağmur yağmıyorsa da duraklamanızı tavsiye ederim; insan turistik gezilerde aslında gün içinde ne kadar çok yürümüş olduğunu fark etmiyor, ta ki pili bitene kadar. Arada bir duraklamayı es geçmemekte fayda var.

