15 Mart 2018 Perşembe

Tek bir yere ait değilsin! Paris...

Aradan geçen yıllar zarfında kıtalar aşıp buraya neden tek bir söz bile düşmediğimi bilmiyorum. Arayı kapatmak için aklıma bir Paris yazısı yazmak geldi. Gidip de Paris'ten nefret etmiş birine anlatır gibi. Çünkü Paris böyledir; ya çok sevilir, ya da nefret edilir. Arada kalanına rastlamadım.

Paris'ten nefret edersiniz. Eğer bir-iki günlük bir seyahat ise ve siz o süreyi Champs-Elysées, Eiffel, Louvre üçgeninde tüketip de nefret etmediyseniz bu işte bir anormallik vardır zaten. Metronun kokusu, sokakların pisliği, insanların kabalığı, hepsi üstünüze gelir. (Neden? Çünkü biz otuz dokuz kollu metro ağlarına sahibiz, tertemiz sokaklarda, kibarlıktan kırılan insanlarla yaşıyoruz!)

Yapmayın bunu, yemeyin tek başınıza o kafam kadar krepi. Onun yerine alın sandviçinizi, Tuilleries veya Luxembourg bahçelerinde, uçağa sokasımın geldiği yeşil sandalyelere kurulup Paris'in kendine has puslu güneşinde banyo yapın, Montmartre'ın ara sokaklarında kayboluverin (çıkarsınız bir yerden, korkmayın), Eiffel kulesini tepesinden değil de (fizik kurallarına aykırı) ara sıra uzaklarda bir aralıktan görün. İşte o zaman, içinden baktığınızda gördüğünüz metal yığınını değil de, şehrin ruhunu görmüş olursunuz, "adam yapmış" dersiniz. Hatta benden size bir öneri, Chez Francis adlı caféden seyredin illa Eiffel istiyorsanız; mümkünse gün battıktan sonra, ışıklarıyla.